Atlas Arslan

11.000 Adım Güncesi: Hayatın Öğleden Sonrasında Bir Arka Sokağa Adım Atmak

11.000 Adım Güncesi: Hayatın Öğleden Sonrasında Bir Arka Sokağa Adım Atmak
Bugün yürümeye başladım. Bazen bir başlangıç, büyük kararlarla değil, ayağımızı kapının eşiğinden atmakla başlıyor. Zaman bize dayatılan normların deyimiyle en iyi ilaç olsa da, bazı milatlar takvimlerde değil, bedende açılıyor.

Benim miladım 11 Bin Adım.

On bin, herkesin bildiği yuvarlak hedef. On bir ise onun hemen ötesi: sınırın ardından atılan ilk adım. Numerolojide ve spiritüel yorumlarda uyanışla, farkındalıkla, niyeti hatırlamakla, manevi disiplinle ilişkilendiriliyor. Benim içinse bunların hepsinin ötesinde daha sade ve daha kişisel bir anlam taşıyor: Kendime verdiğim sözler için bir adım: 11 Bin Adım!

On bir, bu kez bir sayıdan çok bir kapı eşiği. Bugün o kapıdan Miralay Nazım Bey Sokağı’na adım attım.

Ankara Yenimahalle’de, evimin bir arka sokağı olan Miralay Nazım Bey Sokağı’nın adında eski bir rütbe, geçmiş bir zamanın hitabı var: Miralay. Artık gündelik dilde yaşamayan bir kelime, bir sokak tabelasında yaşamaya devam ediyor. Şehirde yürürken esasında yalnızca mekânlar arasında değil, kelimelerin çağları arasında da ilerliyoruz. Bir tabela, unuttuğumuz bir sözü yıllarca taşıyabiliyor. Altından geçen binlerce insan artık o kelimenin tam olarak ne anlama geldiğini bilmese de şehir, hafızasını bazen anlamı unutulmuş isimlerle koruyor.
Sokağın içinden geçerken eski binalara bakıyorum.

Yenimahalle’nin adı “yeni” olsa da bugün onun eskimiş yüzünü arıyorum. Bir zamanlar yeni bir hayat vaadiyle kurulmuş bir mahallenin, yıllar içinde kendi geçmişine dönüşmesi ne tuhaf. Yeni olanın da yaşlandığını, zamanın hiçbir sıfata ayrıcalık tanımadığını gösteriyor.

Bazı eski binalar hâlâ ayakta, pencereleri, balkon demirleri, giriş kapıları ve bahçeyle kurdukları ilişki yeni yapılardan çok farklı. Yanlarında yükselen yeni yapılar parlak, ölçülü beton yığınıyla tüm dokuyu baskı altına almış. Bu, eskiye duyulan romantik bir özlem değil. Her eski yapı güzel; her yeni bina da elbette ruhsuz değil. Fakat eski binaların çoğu, yapıldıkları dönemin imkânlarını, zevklerini, aile biçimlerini ve gündelik alışkanlıklarını yüzeylerinde taşıyor. Bir balkonun genişliği, bir pencerenin yüksekliği, kapının önündeki birkaç basamak, bahçedeki yaşlı ağaç… Bunların her biri, o evde nasıl bir hayat tasavvur edildiğini anlatıyor. Sokaktaki yeni yapıların çoğunda ise hayatın kendisinden çok, alanın en verimli biçimde kullanılmasının hesap cetveli göze çarpıyor.

Uzun sokakta ilerledikçe yıkılan bir binanın yerine yalnızca yeni bir bina yapılmadığını, sokağın cümlesinden de bir kelimenin çıkarıldığını okuyorum. Yerine gelenler daha düzgün, daha işlevli fakat önceki cümleyle ilişkisi olmayan başka bir kelime gibi. Bir süre sonra sokak gramerini kaybediyor. Yapılar tek tek ayakta ancak dilleri yok.  

Miralay Nazım Bey Sokağı’nı baştan sona yürüyorum. Çocuk sesleriyle dolu Barbaros Parkı’na, yaşlı amcaların oturduğu küçük Mustafa Toraman Durmuş Parkı’na, sonra paralelindeki Damladoğu Sokağı’na giriyorum.

“Damladoğu”

Adın kendisi bile coğrafi bir imge gibi: Bir damlanın doğduğu yer, suyun ilk belirdiği yön, küçük bir başlangıcın kendine yatak araması… Belki kelimenin gerçek kökeni bambaşka; fakat yürüyen insanın şehirle kurduğu ilişki yalnızca resmî bilgiler olmuyor, çağrışımlar sokağın geçmişiyle ilgili imgeler kurduruyor. Yıllarca Çankaya’da Esat’ta yaşamış biri olarak; Bağlar, Bülbül Deresi gibi sokaklarda yürürken ilk aklıma gelen imgeler gibi, sokak adları, yürürken zihinde yeni anlamlar da doğuruyor. Genellikle bir tabelanın etimolojisini değil, sende açtığı kapıyı takip ediyorsun.

Damladoğu Sokağı, Barbaros Parkı’nın yanındaki okulun kapısında sona eriyor, sokağın sonu bir okul kapısına açılıyor. Okul kapısının sağında kalan dar merdivenlerden Ragıp Tüzün Caddesi’ne iniyorum. Caddeden tekrar okulun hizasına geldiğimde aynı doğrultuda bu kez Çınar Sokak tabelası karşıma çıkıyor. Çınar sokağa giriş, damladan ağaca uzanan, tesadüfen kurulmuş bir sembol dizisi gibi. Önce başlangıç, sonra kök salma. Önce küçük bir hareket, ardından gövde...

Çınar Sokak’tan yeniden Yahya Kemal Caddesi’ne adımlıyorum. İşte günün asıl eşiği burada başlıyor. Tabelalarını gördüğüm ama içlerini bilmediğim sokaklardan çıkıp her gün yürüdüğüm caddeye, evimin bulunduğu hizaya geldiğimde, uzun bir yolculuktan dönmüş gibi rahatlıyorum. Rahat ve güvende hissederek dolaştığım arka sokaklardan çıkınca hissettiğim bu duygu beni ürkütüyor. Caddeye çıkana kadar anlamadığım bu duygu bedensel yorgunluğun verdiği bilmediğim bir gerginliğin eve yaklaşmasıyla yatışması mı?

Evimizin arka sokağında da bilinmeyene çıkabiliyoruz. Tanıdık olanın hemen ardında başka bir dünya ve o dünyaya açılmak, yüzmeye başlamak gibi bir duygu taşıyor. Ayağın yere basıyor ama zihnin alışılmış kıyıdan ayrılıyor. Kapalı olduğunu bile fark etmediğin bir kapıyı açıyorsun. Sonra bildiğin caddeye döndüğünde, cadde aynı cadde olsa da sen ona başka bir yerden çıkmış oluyorsun. Belki “eve dönüş” dediğimiz duygu da tam olarak bu: Evin değişmemesi değil, insanın kısa bir yabancılıktan sonra tanıdık olana yeniden kavuşması.

11.000 adım, benim için yalnızca fiziksel bir hedef değil. Hayatın öğleden sonrasına, sabahın aceleciliğiyle değil, yeni bir dikkatle girmek istiyorum. Bedenimi cezalandırmak, değiştirmek ya da gençliğe geri döndürmek için değil; onunla aynı zamanda yaşamayı öğrenmek için yürüyorum.

Rahat ve huzurlu dolaştığımı sandığım yabancı bir sokaktan tanıdık olan caddeye çıkınca anladığım gerginliğim bu kez cadde üzerindeki okul binasının yanından geçerken beni sarıp sarmalıyor. Okullar beni ürkütüyor. Özellikle akşam saatlerinde, boşalmış okul binalarının dibinden yürümek içimde açıklayamadığım bir korku uyandırıyor. Bunun nedenini bilmiyorum. Belki okulun gündüz kalabalığıyla gece sessizliği arasındaki uçurum, belki sınıfların içinde kalmış seslerin, boş koridorların, kapanmış kapıların yarattığı tekinsizlik. Belki çok daha eski, henüz hatırlamadığım bir şey. Bir de köprüler… Okul binaları kadar olmasa da, tenha, kullanılmayan köprüler de beni ürkütüyor.
Hava karardı, cadde üzerindeki okulun yanından yürüdüm, karşı caddeye uzanan köprünün merdivenlerini çıktım, köprünün üzerinden geçtim, karşı tarafa indim ve sonra bir kez daha geçtim. Bu kahramanlık ya da korkuyla her karşılaşma anının bir zaferi değil, yalnızca korkunun yanından öylece geçmek. Onu çözmek, yenmek, adlandırmakta değil. Fakat kaçmadan orada olabilmek. Belki farkındalık biraz da bu: Her şeyi hemen iyileştirmeye çalışmadan görebilmek.

Jung’un “gölge” dediği alan da yalnızca büyük ve karanlık sırlarımızdan ibaret değil. Gölge bazen günlük hayatın içine dağılmış, nedenini bilmediğimiz küçük ürpermelerde belirir. Bir okul duvarında, boş bir pencerede, köprü merdiveninde… İnsan yürüdükçe ara sokaklara olduğu gibi, kendi ruhunun işaretlenmemiş bölgelerine de sapar.

Dokuz bin adıma yaklaşırken tişörtümün su gibi olduğunu fark ettim. Eve uğradım. Tuvalete girdim. Elimde taşıdığım avokado, siyah pancar, havuç ve limondan oluşan smoothie’yi bıraktım. Powerbank’i ve gereksiz ağırlıkları çıkardım. Tişörtümü ve çorabımı değiştirdim. Boynuma teri emmesi için ince bir fular aldım ve yeniden dışarı çıktım. Böylece protokolün ilk kuralları da masa başında değil, yürürken doğdu. Yanımda içecek taşımamalıyım. Gereksiz ağırlık almamalıyım. Terleyen bedene uygun kıyafet seçmeliyim. Yürüyüşün ne kadar sürdüğünü birkaç gün boyunca gözlemlemeli, sonra kendi zamanımı bulmalıyım.  İhtiyaçlar, insan harekete geçmeden görünmüyor. Otururken neye ihtiyacın olduğunu zihnin tahmin ediyor; yürürken ise beden söylüyor. Belki yoga eğitimime doğru ilk gerçek adımım da bu: Henüz bir asananın adını söylemeden, bedenimin verdiği küçük bilgiyi duyabilmek.

Küçük ihtiyaç molasının ardından Yahya Kemal Caddesi’nden yürüyerek Keçiören sınırına, Halil Sezai Erkut Caddesi’ne yol alıyorum. Burada annemin yıllardır “Burada yürürüz,” dediği yürüyüş parkuru var. Bir yanında hastane, öbür yanında cadde bulunan, şehrin gürültüsünün ortasındaki bu yerde yürüyüşe şimdiye kadar hiç yanaşmamıştım.

Sakin, kocaman ağaçların olduğu dar ara sokaklardan sonra caddedeki bu parkur çok kalabalık ve gürültülü geldi. Yakındaki düğünden anonslar yükseliyor. Düğün salonundaki ekolu sesten damat beyin annesi Ayşe Hanım sahneye çağrılıyor. Şehir bütün keşmekeşiyle parkurun içinde…

“Korkunç burası,” diyerek adımlarımı hızlandırsam da yine de yürüyorum. Çünkü bugün başka bir şey daha görmeye başladığımı biliyorum: Her rota aynı ihtiyaca hizmet etmiyor. Bazı yollar insanı kendi içine götürüyor; bazıları yalnızca bedenini hareket ettiriyor. Bazı sokaklar keşif için, bazı parkurlar eşlik etmek için, bu eşlik o an karşına ne çıkarsa…  Kırk bir yaşında bütün yolları bildiğimi sanabilirim. Oysa kendi evimin arka sokağını bile henüz yürümemiş, tabelalarını görmüş ama içinden geçmemişim. Belki insan kendisi hakkında da aynı yanılgıya düşüyor. Adını bildiği duyguyu tanıdığını, yıllardır taşıdığı bedeni dinlediğini, yaşadığı hayatı bütünüyle gördüğünü sanıyor.

Bugün Miralay Nazım Bey Sokağı’ndan Damladoğu’na, Damladoğu’ndan Çınar’a; oradan Yahya Kemal’e, sonra Keçiören sınırına... Eski yapıların susmayan yüzlerini, yeni yapıların pürüzsüz sessizliğini, küçük parkları, okul duvarlarını, köprüleri, merdivenleri, gürültülü bir parkuru gördüm, içlerinden seslerini dinleyerek geçtim. Tanıdık ile bilinmeyen arasındaki eşiği hissettim.

11.000 adımım tam da burada başlıyor: Daha uzağa gitmekte değil, yakınımda duran bilinmeyene adım atmak, konfor alanlarından çıkmak.
Günün sonunda da “11.000 Adım Protokolü”, baştan yazılıp sonra uygulanacak katı kurallar bütünü olmayacak. Yol ilerledikçe kendini kuracak. Her gün yeni bir ihtiyacı, sınırı, korkuyu, güzergâhı ve olasılığı gösterecek.

Çok çalışmak, çok istemek, çok beklemek, dilekler sunmak, çaba…

En çok “çaba” güzellemeleriyle geldiğimiz bu yıllarda, artık çabanın bir arka sokağa, yanındaki caddeye adımlamakla başladığını ve gerisini yola bırakmak olduğunu biliyor bedenim, ruhum, kalbim. Ve zihnim afallasa da eşlik ediyor bu minik hareket haline. Dünyanın, bedenimin ve yolun bana ne anlatacağını dinlemek istiyorum. Çünkü yol, yürüyene yalnızca nereye gideceğini öğretmiyor. Hangi çağında olduğunu da söylüyor.
 
Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım