Atlas Arslan

11.000 Adım Güncesi III | Katman

11.000 Adım Güncesi III | Katman
3. günümde rotamı Ankara Kalesi'ne çeviriyorum.

Burası Ankara'nın en çok fotoğraflanan yerlerinden biri olabilir ama ben bugün manzaraya değil, zemine bakıyorum. Çünkü 2 günde, 22 bin adımla, kısacık farklı yollarda iddialı bir bakışla anlamaya başladım ki şehirler yukarıdan seyredilerek değil, sokaklarında yürünerek anlaşılır. Bu iddia bana güç verdiğinden kaleye uzanan yokuşları şimdiden gözümde büyütmüyorum.

Kurtuluş Parkı'ndan başlıyor adımlarım sonra Hacettepe Hastanesi’ne doğru ilerliyorum. Yol üzerinde Burada Okur Yazar Köşesi Parkı’ndan geçiyorum. Ana caddenin hemen kenarında, birkaç basamakla çıkılan küçük bir park burası. Şehrin telaşına yukarıdan bakan, kısa bir yürüyüş yoluyla büyük parkların gösterişine sahip olmayan ama tam da bu haliyle dikkat çeken bir duvar kenarı parkı. Haritalarda görünmese bile, şehrin en samimi köşelerinden biri.

Hacettepe'nin önünden Altındağ'a doğru yürüdükçe Ankara’nın sureti değişmeye başlıyor. Geniş caddeler dar, kıvrımlı sokaklara doğru dönüyor. Apartmanların arasından taş duvarlar görünmeye başlıyor. Yokuş arttıkça yalnızca rakım değil, zaman da değişiyor. Cumhuriyet Ankara'sından çıkıp daha eski bir Ankara'nın içine giriyorum.

Bugün kulaklığımı takmıyorum. Ne bir podcast dinliyorum ne de müzik açıyorum. Bu yürüyüşte bana eşlik eden şehrin kendi sesi oluyor. Taş sokaklarda yankılanan ayak sesleri, açık bir pencereden gelen çay kaşığının ince sesi, uzaktan yükselen ezan, dar sokaklarda birbirine selam veren insanlar... Ankara Kalesi'ne çıkarken, bir şehrin konuşmalarını dinliyorum.

Yol beni Tezveren Sultan Türbesi'ne çıkarıyor. Türbenin önünde duruyorum. Tezveren Sultan hakkında kesin bilgiler çok az. Tarih burada halk hafızasıyla iç içe geçiyor. Anadolu'nun kadın evliyalarından biri olarak kabul edilen Tezveren Sultan'ın adı, yüzyıllardır anlatılan menkıbelerle yaşamaya devam ediyor.

Rivayete göre hizmetçilik yaptığı konağın beyi hacdayken, evin hanımı helva kavuruyor ve "Keşke bey de burada olsaydı." diye iç geçiriyor. Tezveren Hatun eline bir tabak helva alıp onu hacdaki beye götürdüğünü söylüyor. Kimse inanmıyor. Günler sonra hacdan dönen evin beyi, elinde aynı helva tabağıyla eve girince Tezveren Hatun'un kerametine inanılıyor. O günden sonra da halk arasında Tezveren Sultan diye anılmaya başlanıyor.

Türbenin bulunduğu yer de en az hikâyesi kadar dikkat çekici. Bir zamanlar caminin avlusunda bulunan kabir, şehir değişip çevresindeki yapılar yıkıldıktan sonra taşınmak isteniyor. Anlatıya göre mezarı kaldırmak için vurulan baltalar kırılıyor, iş makineleri zarar görüyor ve kabir yerinden oynatılamıyor. Bugün türbenin sokağın tam ortasında durmasının sebebini de halk bu menkıbeyle açıklıyor.

Türbenin önünde birkaç dakika geçiriyorum. Dua ediyorum. Bir dilek tutmaktan çok, içimden geçen insanlara sevgi göndermek geliyor içimden. Tarih bize belgeleri anlatıyor; şehir ise hikâyeleri saklıyor. Bazen bir şehri anlamak için arşivlere değil, yüzyıllardır dilden dile aktarılan bu anlatılara da kulak vermek gerekiyor. Türbeler bana hep aynı şeyi düşündürüyor. Bazı insanlar yaşadıkları hayatla değil, arkalarında bıraktıkları sükûnetle ve anlatılmaya devam eden hikâyeleriyle hatırlanıyor.

Türbenin önünde dururken kendime şu soruyu soruyorum: Ben olsam Tezveren Sultan'dan ne isterdim? Uzun süre cevap veremiyorum. Sonra fark ediyorum ki son zamanlarda dileklerim değişiyor. Eskisi gibi sonuçlar istemiyorum. Bir şeylerin olmasını değil, yürümeye devam edebilmeyi diliyorum. Merakımı kaybetmemeyi, yolumu kaybetsem bile yeniden bulabilmeyi... Belki de kırk bir yaş bana bunu öğretiyor. İnsan bir yaştan sonra varacağı yeri değil, yürüyebildiği yolu kutsamaya başlıyor.

Oradan yeniden yürümeye başlıyor ve Ankara Kalesi'nin surlarına götüren sokaklardan birine, Koyunpazarı Sokağı’nın yokuşuna ulaşıyorum.

Ankara Kalesi'nin tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmiyor. İlk surlarının Galatlar döneminde var olduğu, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde onarılarak bugünkü hâline ulaştığı kabul ediliyor. Bu bilgi, kaleye baktığımda yalnızca tarihî bir ayrıntı olmaktan çıkıyor. Çünkü burada tek bir medeniyet yok. Aynı taşın üzerinde birbirinden farklı yüzyıllar duruyor.

İşte tam burada, bugünkü yürüyüşün kelimesi "katman" oluyor. Burada şehirler büyüyor. Yeni mahalleler kuruluyor. Yeni yollar açılıyor. Ancak bazı yerler büyümüyor; yalnızca derinleşiyor. Ankara Kalesi bana tam olarak şehrin hafızası gibi geliyor.

Kale sokaklarında yürürken en çok evlere bakıyorum. Hiçbiri birbirinin aynısı değil. Taşın, ahşabın ve avluların kurduğu ilişki bugünün apartmanlarından çok farklı. Burada mimari yalnızca barınmak için yapılmış gibi durmuyor. YAŞAMANIN izlerini taşıyor. Bir pencerenin yüksekliği, çıkmaz sokaklara uzanan dar yollar, kapının önündeki aşınmış taşlar... Hepsi burada uzun yıllar yaşanmış bir hayatın sessiz tanıkları.

Kaleden, At Pazarı Yokuşu’na doğru aşağı salınırken, Kesikbaş Felekeddin Türbesi'ne ulaşıyorum. Erken Osmanlı dönemine tarihlenen bu türbe, adını çevresinde yüzyıllardır anlatılan Kesikbaş menkıbesinden alıyor. Tarih burada da kesin çizgiler çizmiyor. Belgeler başka şey söylüyor, halk hafızası başka. Ama belki şehir dediğimiz şey tam da bu iki katmanın birlikte yaşayabilmesi.

Kesikbaş Felekeddin Türbesi'nden aşağı doğru inmeye devam ettiğimde aynı sokaklar bu kez başka görünüyor. Çıkarken dikkatimi çeken taşlar, inerken gölgeleriyle konuşuyor. Aynı güzergâhtan ikinci kez farklı adımlarla geçiyorum.
Yol beni yeniden Burada Okur Yazar Köşesi Parkı 'na çıkarıyor. Ardından Kurtuluş Parkı'na dönüyorum. Yürüyüş parkurunda eksik kalan adımlarımı tamamlıyorum. Saatime baktığımda rakam değişiyor.

11.000.

Bugün bana Ankara'nın yalnızca bir başkent olmadığını düşündürüyor.

Bir şehri anlamak, en eski taşlarına dokunmakla mümkün, Ankara Kalesi'nden inerken aklımda tek bir cümle: Bir şehrin yaşı, üst üste biriktirdiği katmanlarda saklı.

Bir de kedilerinde.

 
Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım