Atlas Arslan

11.000 Adım Güncesi II "Kutsal tine karşı işlenen en büyük günah yerinden kıpırdamamaktır." Friedrich Nietzsche

11.000 Adım Güncesi II "Kutsal tine karşı işlenen en büyük günah yerinden kıpırdamamaktır." Friedrich Nietzsche


Bugün yürüyüşümün ritmi değişiyor.

Dün ara sokaklardaydım. Bugün caddelerde adımlıyorum. Evden çıkıp Yahya Kemal Caddesi'nden Halil Sezai Erkut Caddesi'ne dönüyorum. Oradan Ayvalı Caddesi'ne uzanıyorum. Bu güzergâh bana yabancı değil. Çocukluğum, gençliğim, otobüsle, dolmuşla, arabayla defalarca geçtiğim yollar. Kasalar, Bağkur Blokları, Etlik Caddesi...

Arabayla geçerken yalnızca mesafe kat ederken, yürürken mekânın ritmi bedenine geçiyor. O zaman fark ediyorum; bu caddeleri tanıyor olsam da kendimi onlara ait hissetmiyorum. Arabaların bitmeyen sesi, birbirini tekrar eden dükkânlar, aceleyle yürüyen insanlar... Burada her şey hareket ediyor ama ben o hareketin içinde değilim.

Halil Sezai Erkut Caddesi boyunca ilerlerken kulağımda Pelin Dilara Çolak'ın hazırladığı Felsefenin İzinde isimli podcast yayını, Frederic Gros'un Yürümenin Felsefesi kitabını hatırlatıyor. Storytel’de dinlemek üzere kaydettiğim listemde Gros’un kitabının artık zamanının geldiğini düşünüyorum: “Özellikle insanın bunaldığı, kendini dahi taşıyamaz hale geldiği, yalnızlığın kuytu köşelerinde dolaştığı demlerde ne iyi gelir yürümek… Ayaklarımızın ritmini, kalbimizin atışlarını, alıp verdiğimiz nefesimizi, aynı ahenkle sallanan kollarımızı, beraberimizde taşıdığımız duygu ve düşüncelerimizi ruhumuzda duya duya yürümek… Dünyanın ve insanların dırdırını, uğultusunu, homurtusunu ardımızda bırakarak yürümek… Kuşlara, ağaçlara, mis gibi kokan toprağa, iyot kokan denize selam vererek yürümek…”

Podcast yayına geri dönerken, Ayvalı Caddesi'nden Osmanlı İş Merkezi'ne doğru da epey yol aldığımı fark ediyorum. Burası Keçiören'in dokusunu tek başına anlatabilecek yerlerden biri. Yalnızca binalarıyla değil, kurduğu atmosferle de, daha kalabalık, daha sıkışık, daha yüksek sesli bir dile sahip.

Adımlarken podcast yayınında Dilara, bu kez her gün aynı saatte, aynı rotada yürüyen Immanuel Kant’ı anlatıyor. Prusya'nın, Königsberg kentindeki Pregel Nehri kenarında yer alan bir güzergâhta filozofun, her gün, terlememek için ölçülü bir tempoda ve tek başına aynı rotayı yürüdüğünü dinliyorum: “Kant, o kadar dakik yürürdü ki, şehirdeki insanlar saatlerini ona göre ayarlardı.” Öyle ki Kant'ın yakın arkadaşı Theodor Gottfried von Hippel, bu güzergâhı "Philosophischer Damm" (Felsefe Yolu) olarak adlandırmış.Kant'ın yürüme disiplinini dinlerken ben de yıllardır geçtiğim bir caddede ilk kez gerçekten yürüyorum. Aynı rotayı tekrar etmekle aynı yere başka bir dikkatle bakmak arasında sandığımdan daha küçük bir mesafe olduğunu düşünüyorum.

Yürümeye devam ediyorum.

Bir süre sonra caddeleri bırakıp ara sokaklara sapıyorum. Hâlâ Keçiören sınırlarında olduğumu zannederken karşıma iki zıt yönü gösteren birbirine arkası dönük yan yana sokak tabelaları çıkıyor:  Sezen Sokak ve Şarkı Sokak. Sezen ve şarkı iki farklı sokağı ayrı yönlere doğru gösterse de bir bütün gibi görünüyor. Nefes alışım dengeleniyor, ciğerlerime kadar çektiğim nefes şu an bana kendimi güvende hissettiriyor. Tabelaların yakınına gittiğimde, Keçiören sınırını ardımda bıraktığımı, bu sokakların Yenimahalle Belediyesi’ne bağlı sokaklar olduğunu anlıyorum. Haritaya bakarak değil, yürüyerek, tabelalardan anlıyorum bunu. İşte şehir, sınırlarını duvarlarla değil, küçük ayrıntılarla belli ediyor. Birkaç dakika önce beni sıkan yoğunluk yerini daha sakin bir ritme bırakıyor. Bunun yalnızca fiziksel bir değişim olmadığını biliyorum. Bedenim de yürüdüğü semtle birlikte nefes alışını değiştiriyor.

Biraz ileride küçük bir park çıkıyor karşıma. Bir sürü insan siluetini kucaklamış heybetli bir heykel duruyor parkın girişinde, parkın içinde birkaç tur atıyorum. Dar, etrafı kocaman ağaçlarla çevrili bir yürüyüş yolunda adımlarımın gerisinde bıraktığım insan kalabalığını, trafiği ve şehirlilere güvensizlik duygusunu hatırlatan, onları muhbirliğe davet eden dil kalıplarını çoktan unutuyorum. Bu küçük ama insanı sarıp sarmalayan parkın evime uzaklığını anlamak için telefonumdan konumuma bakıyorum. Evime yalnızca birkaç dakika uzaklıkta olduğunu görünce şaşırıyorum. Yıllardır yanı başımda duran bir yeri ilk kez keşfediyorum.

Podcast devam ediyor.

Frederic Gros bu kez "Yürümek spor değildir." diyor. O cümleyi duyduğum anda bugünkü adımlarıma bakıyorum. Gerçekten de bugün hiçbir performans göstermiyorum. Kimseyle yarışmıyorum. Bir süreyi geçmeye çalışmıyorum. Yalnızca yürüyorum. Bazen içinden çıkamayacağımı sandığım yoğun işler, telefonlar, yapılacaklar listesi, zihnimin içindeki o bitmeyen gürültü... Hepsi adımlarımın biraz gerisinde kalıyor. Ayaklarım yürüdükçe zihnim bana yetişmeye çalışıyor.

Parktan ayrılıp yeniden evime doğru adımlıyorum. Bu kez kendi sokağımda, garajın etrafında birkaç tur daha atıyorum. Ağaçların yanından geçerken elim gövdelerine dokunuyor. Gün boyunca fark etmeden taşıdığım gerginlik, sanki kabuk gibi yavaş yavaş üzerimden dökülüyor.

Podcastin sonunda Nietzsche'ye kulak veriyorum: "Kutsal tine karşı işlenen en büyük günah yerinden kıpırdamamaktır."

Yerinden kıpırdamak binlerce kilometre gitmek değildir. Yıllardır arabayla geçtiğin bir caddede ilk kez yürümek, bir reklam panosunda asılı olan cümleyle bir sokak tabelasının kurduğu cümle arasındaki farkı görebilmektir. Sezen ve Şarkı Sokak'ta durup gülümsemek, evine birkaç dakika uzaklıktaki bir parkın içine ilk kez girmektir.
Bugünkü yürüyüş bana büyük cevaplar vermiyor. Ama küçük fark edişler bırakıyor. Yenimahalle'yi neden sevdiğimi bugün bana bedenim anlatıyor. Bazı semtlerde yalnızca yürüyorum, bazılarında ise nefes alıyorum. Galiba bu ikisi aynı şey değil, yarın oluşacak rotada görüşmek üzere.
 

Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım